15 Mayıs 2013 Çarşamba

KARANLIK KANYON…

Nehir değil… Durgun sudan nehir olur mu?
Irmak… Aynı şey!
Göl değil… Deniz hiç değil…
Fırat’ın bu haline ne demeli? En doğrusu Keban Baraj Gölü…
Bu yakıştırmaya Fırat alınmaz mı? Dünyada bu tür su birikmelerine baraj gölü diyorlar. Fırat kusura bakma, seni Keban Baraj Gölü olarak isimlendirmek zorundayız.

 
 Baraj Gölü her yıl tam dolu olmuyor. Tam dolu olduğunda müthiş güzel görüntüler veriyor. Göl cılızlandığında, çevresinde kumlar ortaya çıkıyor ve manzara hiç de hoş olmuyor. Keban Barajını tamamlayan bir kumla yapılacakmış Bağıştaş’a, yapılmamış. Suların taşıdığı kumlar işte böyle çirkinliğe sebep oluyor. Daha kötüsü, barajın tribün borularının ağızları giderek kapanıyor.
 
Fırat önceleri temiz akardı, durgunlaşınca kirlendi. Kemaliye’nin atıkları foseptiklerde  toplanıyor. Acaba kanalizasyon kaçakları mı var? Kent atıklarının Keban Baraj Gölüne karışmasını bir yana bırakalım. Asıl kirlenme Çaltı’daki demir cevheri yıkama sularından ve İliç’teki altın ayrıştırma siyanürlü sularının atık havuzlarındaki sızıntılarından kaynaklanıyor. İlk kirlenme demir cevheri yıkama suyuyla oluyordu ve Fırat aktığı için belli olmuyordu. Oysa şimdilerde, lekeler halinde belirgin şekilde görülüyor. Yıkama suları çoğalınca da göl kızıla kesiyor. Siyanür ise gizli zehir, öldürücü. Kemaliye’nin insanını ve doğasını büyük tehlikeler bekliyor.
Baraj gölünde, Karanlık Kanyona doğru tekne gezisine çıkıyoruz. Tekne kiralamak biraz zor oldu. Önce fiyat fazla geldi. Çaresiz razı geldik. Daha fazla yer görmek için, tekne bizi Kemaliye’nin altından alsın istedik. Olmaz dediler. Şirzi Köprüsü’nün ötesinden binecekmişiz. Çaresiz oraya kadar gidiş-dönüş için minibüs kiraladık. Ne derlerse peki demek zorundayız. O gün tekneye binenlerin çoğu, dayatmalardan nefret ettiler. Bu insanları bir daha Kemaliye’ye getirebilecek miyiz? Oysa, her yıl fazlalaşarak gelmeyi umuyorduk. Çalışmalarımız bütünüyle Kemaliye için. Organizasyonu yapan bizlerin kişisel olarak hiçbir çıkarımız olmadığı gibi, kimi harcamalara destek çıkmak zorunda bile kalıyoruz.

Karanlık Kanyon geziye çıkanları heyecanlandırıyor. Aramızda birkaç kez Kanyona girenler bile heyecanlı. Şirzi Köprüsünü geçtik, tüneli de geçtik. Tünel çıkışında, hemen solda bir alan var. Tekneye bineceğimiz yer burasıymış.  Tekneyi gördük. Aşağıda, kıyıda bağlı. Katamaran karışımı bir şey. Boru şeklinde iki dubaya oturtulmuş bir livar. Oturma yerleri ver. 25 kişilikmiş. Görünüşü pek ‘’möhkem’’.
 
  Bekliyoruz… As solist henüz gelmedi. Kaptan… Uzun beklemenin sonunda bir arabayla geldi, selamsız-sabahsız tekneye bindi, iplerini çekiştirmeye başladı. Buyur falan yok. Biz kendiliğimizden tekneye yürüdük. İskele hak getire. Bineceğimiz yer düzenlenmemiş. Binmekte zorlanıyoruz. Kadınlara destek veriyoruz, çocukları kucaklıyoruz. Zorlukla tekneye yerleştik. Tekne yayvan. Altı düz, oturaklı. Güvenilir bir tekne gibi duruyor.
 
Teknemiz büyük bir gürültüyle puruvasını Karanlık Kanyon’un darboğazına çevirdi. Ardıma bakıyorum, Şirzi Köprüsü hırçın bir canavar gibi duruyor. Metali doğaya hiç yakıştıramam. Şirzi Köprüsü bir başka. Yalçın kayalıklara çok şey katıyor.
Heyecanımız dorukta. Navrel Kayalıkları hayran bırakıyor. Yer yer daralıyor, genişliyor. Kimi yerde arşa değiyor kayaların zirvesi. Kıvrılıyor, dönüyor. Dönemeçler denk geldiğinde güneş kaçamak yapıyor. Sular altın sarısına dönüyor. Her şey büyüleyici.
 
 
Teknemizin motor sesi depremler yaratıyor. Yaban Keçilerini ürkütüyor. Su içme saatinde girmişiz kanyona. Hayvancıklar ürküyor. Yukarılara doğru korkuyla fırlıyorlar. Gebe olanları belki de düşük yapıyor. Örneğini Manavgat dağlarında gördük. Teknemiz mazot kokusu yayıyor. Hava kirliliği, ses kirliliği doğaya, hayvanlara zarar veriyor. Bu teknenin yerine, elektrikle çalışan başka bir tekne çalıştırılmalı. Bu ortamların benzerlerinde elektrikli deniz ve kara araçları kullanılıyor. Doğanın korunması adına yetkilileri önlem almaya çağırıyorum.
 
Karanlık Kanyona devam edeceğiz.
 
13 Haziran 2012 Çarşamba
Karanlık Kanyon – Kemaliye
 
(Birinci fotoğraf alıntıdır.)








7 Mayıs 2013 Salı

TAŞ YOLU AZMİN ANITI…

YÜZYILLIK ÖYKÜ…
Önü sonu 8.5 kilometrelik yol.  Çekilen zorluklar, verilen emekler ölçülemez. Yapımında devletten zaman zaman yardım alınsa da, bir ilçenin koca yürekli insanlarının maddi ve manevi özverilerinin bir eseri. 137 yıl önce kazmayla, kürekle, küfeyle yola çıkılmış. Uzun yıllar her anlamda mücadeleler verilmiş, sonunda inanan Kemaliyeliler zaferlerine ulaşmışlar.
 
İşe başladıklarında da, işi bitiren son müteahhide işi verirken de proje yokmuş. Mühendislik hak getire! Her şey doğaçlama… Tünel açmak, tünelleri karşılıklı kavuşturacak hesapları yapmak zordur. Zaman zaman yanlış yönlere dönmüşler. Zemin araştırmaları olmadığı için zorluk ölçümleri yapılamamış. Yerel deyişle top atışlarında bile kullanılacak patlayıcı miktarını bombacılar kara hesapla  yapmışlar!
O kadar yani…
Başlangıçta 7 köyün merkezle bağlantısını sağlamak için yola çıkılmış.  Kayaların yüzünden yaya yolu olarak başlanmış. Tünel münel yok hesapta… Sırtında yüküyle bir insan geçecek kadar… Çağ değiştikçe amaç değişmiş. Son hedefe, yani devlet karayolu hedefine varamamışlar. Seyir yolu olarak öyle kalmış.
 
Hikâye çok uzadı diye düşünmüşler herhalde… Fırsatını bulmuşlar aceleyle bitirmişler. Standart falan… Yok öyle bir şey…. Bir keresinde yurtdışından Ermeni bir grup gelmiş Kemaliye’ye. Bilmeden Çaltı’dan girmişler. Taş Yolu tünel yükseklikleri otobüsün yüksekliğini kurtarmadığı için sıkışmışlar. Kemaliye’den gelen yardım kurtarmış. Birkaç kez de kamyonlar aynısını yaşamışlar.
 
Taş Yolu’nun 5 kilometresi tünel. Tüneller arasında kısa açıklıklar var. Tünel giriş ağızlarının tavanlarına Kırlangıçlar yuva yapmışlar. Bir dolu Kırlangıç oraya buraya seğirtiyorlar. Kimi yuvalardan iki kuş başı çıkıyor arada, yavrular... Gagalarını açmış analarını bekliyorlar.
 
Taş Yolu farklı, yalın, ürkütücü. Sırlarla dolu… Hatırlatayım, Navrel Kayalıkları yaygın adını Karanlık Dereden almış. Karanlık Kanyon…
Taş Yolu müthiş etkileyici görseller veriyor. Kemaliye; evleriyle, kapı şıkkırıkleriyla, davul-gırnatasıyla, dutuyla sınırlı değil. Taş Yolu, dağların görüntüleri, şaşırtıcı güzellikler büyülüyor... 
 
Havalandırma için tünellere yer yer  baca delikleri konulmuş. Geniş, manzaralı… Yemesiyle-içmesiyle, donanımıyla, doğru-düzgün bir kafe buraya yakışmaz mı? Sekiz buçuk kilometrelik grup yürüyüşlerinde mola yeri. Daha da ilginç yerler var. Gizli, saklı değerlenecekleri günü bekliyorlar.
 
Taş Yolu’nun doğa tahribatı affedilir gibi değil. Kanyonun bu yamacında Yaban Keçileri (Elik) artık yoklar. Araç gürültüsü, insan kokusu onları suyun karşısına mahkûm etmiş. Daha yukarılara gidemiyorlar. Ardı Bağıştaş kara yolu. Taş Yolu, değerlendirilemeyen güzellikleri insanlara sunmuş. Buna karşın  olumsuz   etkileri bir-kaç kat daha fazla olmuş.
 
 
Dağlardan gelen gürül gürül sular gözlere ziyafet çekiyor. Havanın bu sıcağında doğal klima etkisi yapıyor. Rahatlıyoruz, keyfimiz yerinde.
Vadide gün erken kavuşuyor. Karanlığa az kaldı. Kimilerimiz otellerimize, kimilerimiz evlere…  Yorucu, keyifli bir yolcuğu bitirdik. Mutlu, mesut bir uykuya daldık.
 
12 Haziran 2013 Salı
Taş Yolu – Kemaliye
 
Facebook : İKİ YOL, BİR SU / KEMALİYE
 
 
 











2 Mayıs 2013 Perşembe

TAŞ YOLU...

BİR ÖZÜR
Bu blog dışında dört blogda daha yazıyorum. Ayrıca bir gezi ve bir de turizm dergisine yazılar hazırlıyorum. Yazıların hazırlanmasında gerekli malzemeleri araştırmak, değerlendirmek çok uzun ve zor iş. Ayrıca, saha gezileri ayrı bir zaman gerektiriyor.
‘’İki Yol, Bir Su / Kemaliye’ye’’ yazmayalı epey oldu. Özür diliyorum.  

Allah ne verdiyse yedik-içtik. Sonra ne yapılır..? Bol söyleşi… Yorgunluk konuşulmadı. Hala keyifliyiz. Çaylar geldi. Dağ suyundan, demli… Doğanın temiz havasına kokusu bir yayıldı ki… Ardı ardına bardaklar tükendi.

Arage Köyü adını, avlusunda keyfini sürdüğümüz yatırdan alıyor. Mübarek pek kerametli. Dertlilere deva, hastalara şifa, borçlulara eda oluyor. Dilleri bağlı olanların dillerini çözüyor. Biraz da çöpçatan yanı var. Anlayacağınız, her sorunun bir çözümü var muhterem zatta.

Caminin kilidini açamadığımız için, namaz muhteremin türbesinde kılında. Aslında, buraya gelenler namazlarını türbede kılmayı tercih ediyorlar... Herhalde sevap derecesi artıyor..!

Türbede bir tuhaflık var! Fotoğrafa dikkatli bakın? Sanduka yok. Sandukasız yatır! Söylentiye göre muhteremin sandukası varmış. Yukardan gelen bir heyelanda, yerin 20 metre derinine gömülmüş! Dileklerden usanmış olmalı ki, onca derine dalmış.

Yaygın söylence şöyle; Gregoryan Hıristiyanlarına göre Arage ‘’aziz’’, Müslüman Sünnilere göre ‘’ermiş’’, Alevilere göre de ‘’eren’’..! Bu sahiplenme türbeyi ve çevresini zenginleştiriyor.
Her ne olursa olsun… Dilekler dilendi, adaklar adandı… Yolcu yolunda gerek…

Ortalığı topladık, çöpleri attık ve yola koyulduk.

Yine minibüsler baş kaldırdı. Homurdandılar… Yorgun araçlarımız Taş Yolu’na rotayı çevirdiler. Abrenk Köyü… Navrel Köyü... Çok duymuştum, her ikisine de uzaktan baktım. Karanlık Kanyon adıyla bildiğimiz Fırat’ın dik vadisinin gerçek adı Navrel Kayalıkları…

Her iki köyde de nüfus kalmamış. Bahçe gelini Nursel’in bir hane akrabaları yazın Abrenk’e geliyorlar. Navrel’de de anası-babası. Gerisi, sessizliğin içinde kapı gıcırtısı.

Bu günkü gezimizin ikinci etebı, Taş Yolu’nun ters girişinden, Çaltı tarafından başlıyor. Taş Yolu’nun hayali ve yapımı yüz yıldan fazla sürmüş. Kemaliyelinin yılmaz azmi, bir müteahhitin çabaları yolu araç geçer hale getirmiş.
 
Giriş ağızları, hava bacaları, imdat çıkışları, tavan tonozu, zemin ham haliyle duruyor. Tehlikeli geçişlerde bariyerler yok. Taş Yolu bu haliyle kalacakmış. Turizm amaçlı kullanılması düşünülüyormuş. İyi de olur. Güvenlik olmalı.Tehlikeli geçişlerde bariyerler, seyir teraslarında korkuluklar, yol aydınlatmaları olmalı. Bir de zemin biraz daha tesviye edilerek kaplaması yapılmalı.
 
 
Kemaliye’ye dair araştırma yok. Bir iki zenginlik dillere dolanmış anlatılır. ‘’Bizim oğlan tebber okur, döner döner yine okur’’ misali. Oysa, Kemaliye’nin sıralanamayacak kadar çok zenginlikleri var. Tanıtım yok. Kemaliye’nin suları boldur, bereketlidir. Öyle biliriz. Hep derler ki, her taşın altında bir su… Bir gün birileri çıkar da, ‘’Kemaliye’de su sıkıntısı olacak’’ derse şaşırmayalım. Kemaliye’de başlayan çarpık kentleşme ısrarla sürdürülürse sularını kaybedecek.
 
Facebook : İKİ YOL, BİR SU / KEMALİYE
İletişim  : ikiyolbirsukemaliye@yandex.com.tr
 
 






9 Nisan 2013 Salı

DAĞLARDA BİR KÖY… ARAGE…

Aşağılara indik, yukarılara çıktık… Bir hayli yol gittik. Yol bozuk, minibüsler bayağı zorlanıyor. Bizler de zorlanıyoruz. Sıcak, dağ da olsa bunaltıyor. Özellikle kuru dere yatakları… Arazi büsbütün kıraçlaştı. Köylerde üç beş ağaç ve bir miktar yeşillik var. Sahi, bu köylerdeki insanlar ne ‘’işlerler’’. Sanıyorum, çokluğu emekli ve yaşlı. Yazın köy, kışın büyük şehir. Hani anlatırlar ya, köylere yaklaşınca köpekler ‘’ürer’’miş. İtler de yok. Toprak yolun, bir noktasında yol bitti. Hep birlikte hurraaa aşağıya indik. Şoförler aralarında konuşuyor. Bilmem hangi yerde yol geçit vermiyormuş. Uzun yolu kullanacakmışız. Haydaa… Arage uğruna katlandığımıza bakar mısınız? 
 
 
Bir inişin sonunda yüzümüzü serinlik yalıyor. Bir vadinin ortasından buz gibi bir dere çağıldıyor. Suyu bol, bereketli… Bir solukta iniyoruz. Dereye yukarıdan bakıyoruz, derenin kenarına inmek zor. Öylece bakıyoruz.
 
 
 
 
Derenin üstünde kemerli bir köprü. Perişan. Yıkılıyor. Bakımsız. Bir tarihi olmalı. Handere Köprüsü. Adını dereden alıyor. Muhtemelen Sultan Murat Yolu’nun bağlantısı. Paslı bir tabelada bir şeyler yazıyor. Paslı, dökülüyor. Okumak ne mümkün!  
Han Dere bereketli, balık dolu. Zaman yok. Balıkları tutmak kolay olmalı. O kadar çok ki… Burada, derenin serininde taze taze yerdik. Belki, bir başka zaman. Ne de olsa, bu memleket, bu dağlar bizim. Hoşça kal Han Dere… Araçlarımız homurdanarak yola koyuldu. Arageye…
Bir süredir sağımızdaki dereye paralel gidiyoruz. Derenin karşı yanı biraz bereketli. Toprak rengi farklı. Yol doğru devam ederken, araçlarımız sağa dönüyor. Dere yatağının üstündeki köprüyü geçiyoruz. Bir tabela ‘’ARAGE’’… Karşımız dik rampa… Homurdanarak çıkıyoruz. Sağa yanaştık. Gölgelik.
 
 
Ağaçların altında birkaç yapı. Küçük bir mescit. Bir sundurma. Sıra şeklinde masalar ve oturaklar. Yolun yanaştığımız tarafında, sundurmalı adak kesme yeri. Zeminine, duvarlara fayans döşenmiş. Tertemiz… Hemen yandaki bölmede kocaman bir kömür ocağı. Davlumbazlı falan. Burası da tertemiz. Serin, hafiften meltem esiyor. Yorgunuz. Yorgunluğumuzun yanında ‘’bittik’’ sözcüğü hafif kalır. Kendimizi sıralara attık. Kuş sesleri ve yaprak hışırtıları. Yorgunluğumuzu unutuyoruz.
Güzel bir çeşme yapılmış. Temiz. Buraları kullananlar belki hiç kirletmiyorlar, bekli de köyden hayrına birileri temizliyor. Su gür ve soğuk. İçmek, yüzümüzü yıkamak iyi geldi. Dağlar ve biz… Köy ve biz… Arage ve biz… Tam bir özgürlük… Bağır, çağır.. Koş… Boşal, rahatla… Su ve serinlik neler yaptırıyor, değil mi?
Ben yönümü şaşırdım. Arage’deyiz!  Arege nerede? Yanıt ardımdan geldi, ‘’Divriği topraklarındayız’’. Köy çapraz yukarıda. Ağaçların içinde. Vaha gibi…
İlk geldiğimizde aşağıda işleyen bir teyzem geldi, kapıları açtı bize. Oda kayboldu! ‘’Ellalem’’ köyde birkaç kişi var veya ‘’iyi saatte olsunlar’’ işgal etmiş köyü !  İki çocuk geliyor. Oğlan çocuğu 10-11 yaşlarında, kız çocuğu 6 yaşlarında. Oğlan bir atın yularından tutmuş. Efelenerek yukardan aşağı geliyorlar. Kız çocuğu çok güzel, sarışın ve de sevimli. Oğlan kıza sahip çıkıyor. Laf atıyorum; ‘’bu at kimin’’, oğlan ‘’benim’’ dedi babalanarak. Atı var ya… Kız hemen düzeltti, ‘’dedemin’’. Oğlan biraz mahçup, kızın elinden tuttu, hırslandı. Çocuklar, kardeş çocukları. İstanbul’dan nenelerine misafir gelmişler. Bilmem… öyle dediler!
 
Karnımız aç… ‘’Haydın… Bacılar…’’
 
12 Haziran 2012 Salı
Arege – Divriği
 
( 1. ve 7. Fotoğraflar alıntıdır. )
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

9 Mart 2013 Cumartesi

SARIÇİÇEK YAYLASI

İlacın bitki özlerinden hazırlandığını siz de, cümle alemde bilir. Bitki özlerinin çakmaları laboratuarda kimyasallarla hazırlanır, tablet veya sıvı şeklinde hastalara verilir. Peki bal ? Şifanın gerçeği… Bir çoğumuz balı lezzeti için yeriz. Doğrusu, bedenimize sağlık kattığı, şifa verdiği için yenir. Bal, özünde taşıdığı çiçek çeşidi kadar değerlidir.
 
En ünlü bal ‘’*Pervari Balı’’… Sonra, ‘’**Anzer Balı’’… Neden değerlidirler ?  İçinde taşıdıkları çiçek çeşitliliğinden… Bu sitenin blogeri ben, Anzer Balının tadını beğenmem. Ama, çok şifalıdır.
 
Peki..! ‘’Sarıçiçek Yaylasının Balı’’ niye anılmıyor, niye unutuldu? Oysa, Sarıçiçek yerinde, çiçekler daha da çeşitlenerek orada duruyorlar. Üretim yok, üretim! Arıcılık yapan yok. Bir zamanlar Sarıçiçek Balı, Pervari Balıyla eşdeğer tutulurdu.
 
Kemaliyeli ne yapıyor? İşsizlik bahanesiyle İstanbul’a kaçıyor. İnsansızlıktan, Kemaliye’nin bereketli iş kaynakları atıl bekliyor. Hala, fabrika yok bahanesine sığınılıyor. Fabrika Kemaliye’ye neden kurulsun? Ham madde yok, pazar yok, kalifiye eleman yok, alt yapı yok, nakliye pahalı. Denendi, çalışmadı. Olamazdı, mantığa tersti.
 
Muhalif hemşerilerim her şeye karşıdırlar. Seslerini duyar gibiyim; ‘’Para nerde’’, ‘’Gel kendin yap’’, ‘’Açıktan gazel atmayın’’ falan gibi… Devlet Arıcılık yapanlara kredi veriyor hemşerim. Oynamaya gönlü olmayan gelin ‘’yerim dar’’ demiş, yerini genişletmişler ‘’gönlüm dar’’ demiş.
Sarı Çiçekler de var, Sarıçiçek Yaylasında. Bir dolu çiçek çeşidi doldurmuş yaylayı. Bitki çeşitliliği olağanüstü zengin. Neden adı Sarıçiçek Yaylası? Sarıçiçek adının vardır bir hikmeti. Yayla inişli çıkışlı çok geniş bir araziye yayılmış.
Birkaç köy geçtik. İçlerine girmeden, uzaktan gördük. Ayrıntıları gezip görmek olanaklı değil. Dağda birkaç gece konaklayabilseydik. Baş döndürücü, müthiş çiçek zenginliği arasından Bizmişen Köylülerinin yeni kurduğu köye geldik. Yeni Köy… İki yamaçta üç beş kadar ev ve çevresinde bir miktar ağaç. Ve bol miktarda çiçek… Yeniköy ağaçlandırmayı önemsemiş. Dağ çok yüksek değil, rakımı 1300-1850 metre arası. Yani oksijen yeterli. Su var. Dilerim Yeniköylüler ağaçlandırmayı yaygınlaştırırlar. Köy boş gibi duruyor. Çiçek fotoğrafı çekmek için eğildim, rehberimiz Şevket Gültekin uyardı. Fotoğrafını çekmek istediğim çiçeği koparacağımı düşünmüş. Koparmak yasakmış. Şevket Beyin uyarısı ve çiçeğin korunması çok hoşuma gitti.
 
Sarıçiçek düğümünü çözemedim! Sınırları nereler? İçine aldığı köyler hangileri. Dağlarımızda 222 çeşit ***endemik bitki türü varmış. Müthiş bir zenginlik değil mi? Bu dağlara giderek daha çok tutuluyorum galiba.

Minibüstekiler sabırsızlanıyor. Arage’ye… Yatır var ya… Özellikle kadınlar… Doğrusu merak edilmeyecek gibi değil. Yıllardır duyarız, muhterem zat her derde deva. Konuşamayan çocukları konuşturuyor. Arage’yi ziyaret eden bekârlara kısmet çıkıyor. İşsize iş… Gece kalanlar da var Arage’de. Yolumuz Arage.

İki minibüs ardı ardına duruyor. Solumuz… Her şeyi yukardan seyrediyorum. Teleobjektifimi yanıma almamak büyük hata. Manzara kaçırılmaz…. Minibüs sürücümüz Atilla Kaya uyarıyor. Sağımızda eski tarihlere giden yol. Sultan Murat Caddesi veya İpek Yolu veya Roma Yolu… Sal taşlar döşenmiş. Taşlar yöresel değil, belli uzaklardan getirilmiş. Yoldan biraz bir şeyler kalmış. Zamana direnmiş. Yolda yürümek heyecanlandırıyor, etkileyeci… Öyle bakıyoruz. Hiç bir kayıt yok. Bir tabela bile… Kimilerimiz topuklarımızla taşlara vuruyor. ‘’Hımmmm! Pek sağlanmış’’.
 
*PERVARİ : Siirt’in ilçesi.
**ANZER : Trabzon’un yaylası.
***ENDEMİK :  Belirli bir bölgeye ait, yerel, ender ve çok ender bulunan türler.
 
( 1.2. ve 8. fotoğraflar alıntı. )
 
İletişim : ikiyolbirsukemaliye@yandex.com.tr
 
 

21 Şubat 2013 Perşembe

Bu dağ ne rüzgarlar gördü / Ne çığlar, ne karlar gördü

Mazman Çeşmesini geçtik, önümüz Subatan… Bir gün yine gelirsem Mazman Çeşmesine, söz veriyorum Mustafa Abi, hayrat bıraktığın çeşmenin çevresini ellerimle temizleyeceğim.  Uyarsa bir de tabela koyacağım, ‘’Çöpünü al da git’’.
 

 
Bir minibüs önde, bir minibüs öndekinin ardında. Hoplaya zıplaya, sallana yuvarlana gidiyoruz. Öndeki minibüsün sürücüsü Şevket Gültekin, benim olduğumun Atilla Dabak. Şevket Gültekin rehberimiz. Dağları çok iyi biliyor. Anlatıyor, biz duymuyoruz. ‘’Şevket bey, kuracağınız bir ses düzeneğiyle sesinizi arkadaki arabalara da duyurmalısınız.’’ Önümüzdeki araba durdu. Yol arkadaşlarımız boşaldılar, biz de. Solumuzdaki koyakta bir kütle duruyor. Bahar tazeliğindeki bitki örtüsünden seğirterek koyağa vardık.Şaşkınız. Kütle katılaşmış kar tepeceği. Kimimiz avuçlarımızı dayadık, kimimiz avuçlamaya çalıştık. Çevresini tavaf ediyoruz. Dedim ya, şaşkınız. Haziran’da kar görmüşlüğümüz mü var?
 
Kar kütlesinin hemen yanındaki kaya yığıntısının üstünde, dağların özgür havasını soluyan müthiş güzel bir çiçeğe  büyülendik. Güzelliğini bizden esirgemiyor. Biraz mağrur, biraz nazlı öylece duruyor. Dağlara gelmeseydik, bu çiçeği göremezdik. Akşama dek çiçeği seyretmekten kendimizi alamayacağız. Bir başka güzel canım…
 
Araba yolu minicik bir göleti ikiye bölüyor. Yolun bu noktasında yeniden iniyoruz. Subatan… Onca dinlediğimiz, her yıl konar-göçer aşiretlerin yayladıkları, sürülerle davarlarını otladıkları Subatan… Sarıçiçek yaylasının az berisinde mi, yaylanın içinde mi? Her neyse…
Bir zamanlar Paçiganlı, Sinanlı, Reşolu aşiretleri Subatan ve cıvarında çadır kurarlarmış. Şimdilerde Paçiganlı gelir olmuş.Onlarında sürüleri iyice azalmış. Sağımızda göletin büyük parçası, solumuzda küçük parçası. Yamaca doğru çadırlar. Bu  havzada bir dolu çukurlar var,‘’cehennem çukurları!’’. Çukurlardaki sular, küçük bir derecik oluşturuyor. Gölet bu derecikle besleniyor. Gölet, tabanından toprağın içine akıyormuş. Adı üstünde Subatan… Taaa… Kadıgölü’nden çıkıyor. Anlaşılan Kadıgölü’nün gözesi buralar.

Hepimiz şaşkınız… Duyduklarımızı şimdi yaşıyorduk. Çadırlara karşı yürüyüşe geçtik. Doğrusu yürüyüşe geçtiler. Ben çekingen kaldım. Ne bileyim..! Bilinç altında kalanlardandır heral… Uzaktan izliyorum. Kafile çadırlara ulaştı. Beklediğim olmadı, çok iyi karşılandılar.
 
Yol boyunca, bize doğru ‘’*gıdik’’ sürüsü geliyor. Yürümüyorlar zıplıyorlar, oynaşıyorlar. Yaramazlık yapıyorlar. Şöyle 100-150 kadar. Bu kadar çoğunu ilk kez görüyorum. Birden gölete yöneldiler. Kıyı boyunca, başlarını suya eğerek yürüyorlar. Suyu nereden içeceklerine karar veremiyorlar. Kimileri birkaç adım suya giriyor. Pırıl pırıl suyun daha berrak yerini arıyorlar. Hani derler ya, ‘’keçinin uyuzu suyu gözesinden içermiş’’.
 
Artık karar verdiler, sularını içiyorlar. Arada bir başlarını kaldırıp karşılara bakıyorlar. Her canlının yavrusu güzel oluyor. Gıdikler başka oluyor. Canlılıkları, hareketlilikleri… Çok sevimliler. Nice sonra çobanları çıkageldi. Vahap Demez… Paçigan aşiretinden. Aslında sürünün sahibi. Gıdikler birkaç aylıkmış. Biraz söyleştik Vahap'la.
Çadırlara gidenler döndüler. Bir aşiret kızı, yanakları al al, mahçup, başı önde. Belli utanıyor. Plastik ayakkabıları yeşil. Nedense hep yeşildir. Plastik karıştırıcıda hazırlanmış ayran ikram ediyor. Fotoğraflamak istedim olmadı. Çekebilseydim fotoğrafını Afganlı kız Şarbat Gula’nın fotoğrafını çeken Steve McCurry  kadar ünlü olabilirdim. Ayran soğuk. Sanki, ilk defa ayran içiyormuş gibiyim. Süt tadı geliyor. Müthiş lezzetli. İki bardak içtim, doyamadım.
 
Yeniden arabalara doluştuk. Bu yolun devamı Sarıçiçek Yaylası. Çiçeklerinin rengi sarı mı?
 
12 Haziran 2012 Salı
Subatan - Kemaliye
 
*GIDİK : Keçi yavrusu, oğlak. (TDK)
 
 (Başlıktaki iki dize Fatih Kısaparmak’a ait.)
 
 İletişim : ikiyolbirsukemaliye.blogspot.com